Öğrenci Makalesi- Güldünya'nın Şarkısı

GÜLDÜNYA’NIN ŞARKISI[1]

Yiğitcan Çankaya[2]

 

Müzik atölyesi kapsamında üç hacimli bir çalışma metodu izlenmektedir ve bunlardan birisi de şarkıların yazılmasına, sebep olan, müzikte kendi yansımasını bulan sosyal olayların incelenmesidir. Bu bağlamda da 3-4 Mayıs 2016’da gerçekleştirilen Hukuk ve Sanat Günleri’nin Müzik Atölyesi çalışmasının amacı, Güldünya Şarkıları’nın yazılmasına sebep olan Güldünya Tören’in hikayesini incelemek oldu. Bu yazıda Güldünya Tören’in yaşadıkları anlatıldıktan sonra genel bir perspektifte kadınların adalete erişimde yaşadığı sorunlar ve bunların nedenleri üzerinde durulacaktır.

Güldünya Tören (1982) Bitlis ili, Mutki ilçesi, Erler köyünde ailesi ile yaşamakta iken gene orada yaşamakta olan ve köy koruculuğu yapan öz amcasının kızının kocası olan Servet Taş tarafından cinsel saldırıya uğrar ve bu kişiden hamile kalır.

Ailesi bu durumdan haberdar olunca aşiret kararı verilerek Güldünya’dan kuma olarak köyü terk etmesi istenir. Güldünya bunu kabul etmez bu sırada Servet Taş köyü terk eder. Bunun üzerine 2003 yılı Temmuz ayı içerisinde çocuğun kürtaj yapılarak alınması için Güldünya’nın hamileliğinin yedinci ayına gelmiş olması dolayısıyla bebek alınamaz. Bunun üzerine babası Güldünya’yı İstanbul’da ikamet eden amcası Mehmet Tören’in yanına bırakarak Bitlis’e geri döner.

Güldünya amcası ile kalırken amcasının kendisine ‘’ya sen kendini öldüreceksin ya da biz seni öldüreceğiz’’ demesi üzerine korkarak geceleyin kaldığı evin penceresinden kaçarak Fatih ilçe Emniyet Müdürlüğüne bağlı Şehremini Polis Merkezine başvurur ve burada amcası Mehmet Tören ve kendisine cinsel saldırıda bulunan Servet Taş hakkında şikayette bulunur. Güldünya emniyetçe İl Sosyal Hizmetler Kadın Sığınma Evine teslim edilir. Daha sonra Güldünya amcası Mehmet Tören tarafından buradan alınarak daha önce köylerinde imamlık yapan ve Küçükçekmece’de ikamet eden Alaattin Ceylan isimli şahsa yanında kalsın diye teslim edilir.

2003 yılı Aralık ayında Güldünya ‘’Umut’’ ismini verdiği bir erkek çocuğu dünyaya getirir. Bu çocuk bir aileye evlatlık olarak verilir.

Güldünya’nın İstanbul’da ikamet eden ağabeyi İrfan Tören ve Bitlis’te yaşayan küçük kardeşi Ferit Tören İstanbul’da görüşürler. İrfan Tören, Alaattin Caylan’ı telefonla arayarak ona Güldünya’yı hazırlamasını, gelip alacağını ve Bursa’daki ikamet eden akrabalarının yanına götüreceğini söyler.

25.02.2004 günü saat 15.00 sularında Alaattin Ceylan yanında Güldünya ile Dörtyol kavşağında bulunan minibüs durağına giderler. İrfan Tören sigara almak için bakkala gider bu sırada aniden ortaya çıkan Ferit Tören Güldünya’yı ruhsatsız silahıyla kalçasından yaralar. Alaattin Ceylan yerde yatan Güldünya’yı korumak için üzerine kapanır. Paniğe kapılan Ferit Tören olay yerinden kaçar, İrfan Tören ise geri dönmez.

Güldünya Alaattin Ceylan tarafından Bakırköy Dr. Sadi Konuk Eğitim ve Araştırma Hastahanesi’ne kaldırılır. Güldünya ifadesinde kendisini yaralayanın Ferit Tören olduğunu belirtir. Ancak 26.02.2005 tarihinde kardeşi Ferit Tören hastahaneye girmeyi başarır ve acilde yatmakta olan Güldünya’nın kafasına silahla iki el ateş eder. Olaydan bir gün sonra tüm tıbbi müdehalelere rağmen saat 13.00 sularında Güldünya vefat eder.

Olaydan sonra emniyet güçlerinin çalışmaları neticesinde sanıklar İrfan Tören ve Ferit Tören yakalanırlar. Ferit Tören 23 yıl 4 ay hapis, İrfan Tören müebbet hapis cezasına çarptırılır. Amca Mehmet Tören ise ceza almaz.

Tecavüz eden akrabası Servet Taş 14 Ekim 2011'de sokak ortasında Güldünya’nın babası Şerif Tören tarafından kurşunlanarak öldürülmüştür.

Güldünya'yı öldürdüğü için 23 yıl 4 ay hapis cezasına çarptırılan ve 8 yıldır cezaevinde olan kardeşi Ferit Tören de 29 Şubat 2012'de ölmüştür. Ölüm nedeni kalp krizi olarak açıklanmıştır.

Baba Şerif Tören’in Servet Taş’ı öldürmesi ile ilgili dava iki aileyi birbirine düşürmüştür. Kartal Adliyesi 13. Ağır Ceza Mahkemesi'ndeki davada bıçak ve sopalarla kavga eden iki aileden 7'si ağır 30 kişi yaralanmıştır.

İki aile arasında süren kan davası, 6 Ocak 2013'te Zeytinburnu Yenidoğan Camii konferans salonunda yapılan barış yemeğiyle sona erdirilmiştir. Sekiz yıldır süren kavganın sonunda iki aileyi barıştıran dört maddelik barış antlaşmasına göre "Bu dava yüzünden hiç kimse toprağını satmayacak, köyde kardeşçe yaşanacak, köyden çıkılması söz konusu olmayacak. Töre denilen kötü ve çirkin âdet terk edilecek.". İki ailenin bireyleri birbirlerine kesme şeker ikram etmiştir. Kutsal kitapları altından da geçen aileler birbiriyle öpüşüp barış yemeği yemiştir.

Güldünya’nın öldürüldükten 9 yıl sonra cenaze namazı kılınmış, barış anlaşmasına imza atan aile büyükleri, kadınlara şiddet uygulamayacaklarını ve kız çocuklarının eğitimine önem vereceklerini taahhüt etmiştir. Baba Şerif Tören'in davası sonuçlandı ve müebbet hapis cezasına çarptırılmıştır.

Adalete erişim nedir?

Adalete erişim, adli yardım, adli müzaheret gibi kurumların yalnızca bir parçası olduğu, çok boyutlu  ve birçok katmanı olan, bir bireyin sosyoekonomik durumuyla yakından alakalı olan bir adalet meselesidir.

Adalete erişim Hukuk ve Toplum Hareketinin ana gündemlerinden biri olarak tartışılmaya baş- lanmıştır. Hukuk ve Toplum hareketiyle bağlantılı olarak, “boşluk çalışmaları”, hukuk sosyolojisi çalışmalarında oldukça yer tutmuş ve teorideki hukukla gündelik hayattaki (pratikteki) hukukun birbiriyle örtüşmeyişinin gözlemlenmesi üzerine pek çok tartışma noktası oluşturulmuştur.

İlk dalga adalete erişimde genellikle “yoksullar için hukuk” tartışması yürütülür. Bu dalgada adalete erişim dar bir anlama sahip olup mahkemelere ve avukatlara erişim olarak tasvir edilir. Yoksulları avukatlık hizmetlerinden yararlandıracak adli yardım programları, özellikle ceza davalarında, zorunlu ve etkili araçlar olarak mütalaa edilir.

Birçok dalgayı gerisinde bırakarak günümüzde gelinen noktada beşinci dalga adalete erişim, hukuk sistemi içindeki tüm birimlere ve otoritelere tam ve eksiksiz şekilde ulaşılabilmesi, dezavantajlı gruplar için eşit fırsatlar sağlamak olarak kabul edilmektedir. Tüm birim ve otoriteler, hukuk eğitimine, yargılama sistemine, polis dahil kamu hizmetlerine, Parlamento seçimlerine ulaşabilmeyi kapsamaktadır. Aynı zamanda bu süreçte vatandaşların dışlanma, güçsüzlük, saygı duyulmama hislerinin üstesinden gelmeye yönelik sistem değişiklikleri tartışma konuları arasındadır. Sağlık, sosyal hizmetler, çalışma, şiddet mağduriyeti ve medeni yargılamaya ulaşma eksikliği arasındaki korelasyon, ileriye etkili adalete erişim sistemi konuları arasında görülmektedir.

Adalete erişim üzerindeki engeller nelerdir ve kadınların adalete erişimde yaşadığı engeller neden farklılık arz ediyor?

Adli makamlara başvuru, hukuki bilgiye ulaşma, dava açma süreçlerinde ekonomik kaygılar, kent içi ulaşım olanakları vb; genel olarak yoksulluk, eğitim genel adalete erişim engelleri olarak; gündelik hayata ve kent yaşamına katılma gibi süreçlerde eşitsizlik, kadınların, adalete erişim süreçlerindeki pozisyonlarını farklılaştıran etkenler olarak görülebilir.

Az sonra bahsedilecek olan neredeyse tüm kategorilerde Güldünya’nın adalete erişemeyişinin nedenlerini göreceğiz. Böylece onun durumunu özel kılan sorunların ne olduğunu tespit edebilmemiz mümkün olacak.

-Kategorik hak sahipliği

Kanun önünde eşitlik ilkesinin de gösterdiği gibi, “kategorik hak sahipliği”, yani adalete erişimdeki tarafsız ve ayrımcı olmayan düzenlemelerin yarattığı kategoriler, kadınlar açısından gerçek hayatta uygulanış açısından yapay kalma riski taşımaktadır. Kadınların ve erkeklerin gündelik yaşam deneyimleri arasındaki farklılık, bu tip “tarafsız” düzenlemelerin, kadınların aleyhine sonuçlanmasına sebep olabilir. Adli yardım hizmetlerine erişimde tarafsızlık, pratikte kadınlara, erkeklere göre daha az hizmet edebilir. Bunun nedeni olarak klasik liberalizm eleştirisini dayanak alabiliriz. Tarafsız ve devletten “karışmama”, “ayrımcılık yapmama” ödevini yerine getirmesini bekleyen düzenlemeler fiilî olarak eşitsizliklerin önüne geçmek için hiçbir zaman yeterli olmamıştır. Bu nedenle kategorik hak sahipliği de kadınların sosyoekonomik olarak fiilî farklılıklarını göz ardı ettiği nispette adalete erişimde eşitliği sağlamaya yetmeyecektir.

-Eşitlik ve farklılık ilkeleri

Liberal adalet anlayışları, kadınlara erkekler gibi eşit hak ve özgürlükleri talep eden anlayışlar olarak kabul edilebilir. Bu anlayışın yetersizliği en başta, kadınların erkeklerle aynı haklara sahip olmalarının, onları gerçek anlamda hak sahibi kılmayacağıyla ilgilidir. Az önce de belirtildiği üzere, liberal bir anlayıştan hareketle düzenlenen hak ve özgürlükler gündelik yaşamın çok çeşitli faktörlerinden kaynaklanan bir biçimde kağıt üzerinde düzenlendiği şekliyle uygulanma imkanı bulmaz.

Bu konuda Martha Nussbaum, cinsiyet ve toplumsal cinsiyet hiyerarşileriyle ilgili feminist teorilerin, kadın ve erkeğe eşit muamelenin yeterli olmadığını, güç ve fırsat hiyerarşilerini değerlendirip onları kaldırmanın gerekli olduğunu belirttiklerini ileri sürmektedir. Örneğin cinsel taciz alanında da benzer muamele yerine, belki de Althusser’ci bir yaklaşımla hiyerarşi ve bağımlılık üzerinde durulması gerekmektedir.

Kanun koyucunun eşitlik ve farklılık ilkelerini gözeterek yapacağı düzenlemelerde kamusal-özel alan ayrımının da tartışıldığı görülmektedir. Örneğin hukukun eve ne kadar karışacağı bir ikilik olarak kalmakta ve bunun da kamusal-özel alan ayrımıyla ilgili olduğu belirtilmektedir. Bu bağlamda da feminizmin “özel alan politiktir” sloganı önem taşımakta ve yine ailedeki iktidar ve güç ilişkisini görmezden gelen liberalizmin hiyerarşi ve bağımlılık üzerinde durmaması, kamusal-özel alan ayrımını problemli kılmaktadır. Bu da neticeten bize eşitlik ve farklılık ilkeleri gözetilirken liberal bir anlayıştan uzaklaşılması gerekliliğini bir kez daha göstermektedir.

-Adalet kurumlarının yapısal sorunları

Eril yargılama ve güvenlik kurumları, hakim, savcı, polisler dahil erkek görevliler, özellikle ev içi şiddet ve cinsel saldırı gibi konularda, kadınların şikayetini ya da sürecin takibini, utanç veya damgalanma gibi korkularla birlikte zorlaştırmakta, kadınların hak ihlallerine karşı gerekli duyarlılığı göstermemektedir. Özellikle yargısal sürecin başlangıcında ve devamında, kolluk görevlilerinin, savcıların ve kurumların zayıflığı, adalete erişimi engellemekte, üstünkörü soruşturmalar ve kanıt toplamalar bunun somut örnekleri olmaktadır. Ayrıca belirtilmesi gerekir ki, verilen yargı kararlarında hakim ve savcıların cinsiyetinin yanısıra (veya cinsiyetinden öte), cinsiyetçi bakış açıları karar verme süreçlerini etkilemektedir.

Adalete erişimde adalete ilişkin sistemsel sorunların yol açtığı mağduriyetlere örnek verilecek olursa: CEDAW’ın 42. maddesi, eril kültürün hukuka yansımaması bakımından önemli olup, cezai işlemlerde gelenek, kültür, din veya sözde namusun, davranışın nedeni olarak kabul edilmemesine ilişkin hukuki düzenlemelerin yapılması gerektiğini içermektedir. Buna göre, özellikle ceza davalarında fiilin suça vücut verip vermeyeceği ya da kusur oranının nasıl belirleneceğinde çok önemli iki kavram olan haksız tahrik ve rıza, Türk yargısında kötü yorumlamalarla uygulanmaktadır. Cinsel suçlar bakımından en problemli kavramlardan biri rıza olup, bu terimin eril perspektiften ve önyargılara dayalı olarak anlaşılması, hukuk uygulamasında açıkça kendini göstermekte, cinsel saldırı veya taciz mağdurları adalete erişimde sert engellere takılmaktadır. Örneğin İnsan Hakları Derneği’nin “Kadına Yönelik şiddette Yargının Rolü” başlıklı çalışmasında 10.000’den fazla dosya taraması yapılmış, Trabzon’da da, Muğla’da da, 18 yaş altı taciz ve şiddet olaylarında mahkeme kararlarına “kendi rızalarıyla” fikrinin yansıdığı tespit edilmiştir.

Adalet sistemleri, sorunlarına çözüm sağlamak için teşkilatlandıkları toplumların değerlerini, örf ve adetlerini katı bir şekilde sistem dışı bırakmaz. Özellikle ayrımcı toplumsal kurallar ve toplumsal cinsiyete ilişkin yorumlamalar, adalet sistemlerinin gelişimini etkiler. Patriarkal karakterli adalet sistemleri, polis ve yargılama makamları dahil, adalet hizmeti sunan unsurların toplumsal cinsiyet bakımından olumsuz ön yargılarına ve ayrımcı tutumlarına yol açabilir.

-Toplumsal engeller

Toplumsal engeller de kadınların adalete erişimini zorlaştırmaktadır. Tarihsel çerçevede hukuk normlarının önyargıları besleyen ve sürekliliğini sağlayan ataerkil ideolojiden türetildiğini görmekteyiz. Esasen tarihsel materyalist bir yaklaşımla altyapı olan ataerkil kapitalizmin hukukun düzenlenmesinde normlara kaynaklık ettiği yorumu da getirilebilir.

Düzenlenmiş olan bu normların uygulamasına gelindiğinde ise, ataerkil ideoloji kaynaklı perspektifin hukuk uygulamasına hakim olduğu görülmektedir. Bu da, hukukun adaletsiz bir kurum olarak varlığını sürdürmesine neden olmaktadır. O kadar doğal olarak kabullenilmiştir ki bu durum, ilk başlarda üzerinde düşünmek dahi reddedilir veya gereksiz bulunur ve bunlar “gerçeklik” olarak korunmak istenir.

-Yoksulluk ve finansal kaynakların eksikliği

Yoksulluk ve finansal kaynakların eksikliği gibi sebepler de, kadınların adalete erişimi önündeki fiilî ve ekonomik engellerdendir. Özellikle ev içi şiddet durumlarında, kadınlar ihlallerden ve şiddetten korunmak için hukuk yollarına başvuramamaktadır çünkü çoğu durumda, mali olarak yiyecek, barınma, toplumsal konum gibi durumlar açısından faile bağımlıdır.

Adalete erişimde önemli bir unsur olarak avukatlık hizmetine erişimin maliyeti de kadınlar açısından yüksektir. Çalışma yaşamına katılma açısından kadın istihdamının toplam istihdam içindeki payı 2013 yılında %29,9’dur. Kentte kadın istihdam oranı, erkeğe kıyasla çok düşük seyretmektedir; 2013’te bu oran %23,4’tür. Ayrıca çalışan kadınların ücretleri, erkeklere göre daha düşüktür. Özellikle eğitim durumuna göre, kadınlar ve erkekler arasındaki ücret farkı değişmektedir.

Bu yoksulluğun ve yoksunluğun etkilerini adalet sisteminde çözmenin araçlarından biri olarak adli yardım kurumu oluşturulmuştur. Ancak adli yardım sistemi, ceza davası dışındaki alanlara ilişkindir ve Baro tarafından yürütülen adli yardım hizmeti, talep edene avukatlık hizmetini ücretsiz vermekle sınırlıdır. Görevlendirilen avukata, göreve başlamasıyla birlikte, avukatlık asgari ücret tarifesine göre ücret ödenir. Dolayısıyla Baroların verdiği adli yardım hizmeti HMK düzenlemesindeki şekliyle yargılama giderlerini ve diğer yargısal masrafları kapsamamaktadır.

Kadınların sosyal ve ekonomik yönden bulunduğu durum, ihlalciye olan bağımlılığı ve adli yardım sisteminin kadını her türlü maddi külfetten koruyacak şekilde oluşturulmaması nedeniyle yoksulluk ve finansal kaynakların eksikliği, kadınların adalete erişiminde gerçek bir engel olarak kabul edilmektedir.

-Kadınların mahkemelere fiziki erişimi ve maddi erişimindeki sıkıntılar

Mahkemede dava açmak ya da savcılığa şikayette bulunmak için adliyeye gelme zorunluluğu vardır. Davada taraf ya da tanık olan kadın çalışmasa bile, duruşmalar için evden adliyeye gelmesi, hem zaman gerektirir hem de maliyetlidir. Çalışanlar için de davada taraf veya tanık olarak duruşmaya katılmak için neredeyse tüm gün işyerinden izin almak gerekmektedir.

Adliyede çocukların bırakılacağı yerlerin olmaması ve bekleme alanlarının kısıtlılığı da, çocuklarına kendisi bakan kadınların adliye içi deneyimlerini ve adliyeye erişimlerini zorlaştırmaktadır. CEDAW BM Komitesi de seyahat etmekteki zorlukların, mali durumun ve çocuk bakımının kadınların adalete erişimi açısından sorun teşkil ettiğini vurgulamaktadır.

-Mahkeme kararlarının uygulan(a)maması

Kişilerin ve toplumun somut bir olay üzerine adalet duygularını tatmin eden kararların verilmesi ve bu kararların hayata geçmesi, adalete erişim sürecinin son aşaması olarak görülebilir. Zira artık adalete erişime ilişkin diğer engeller aşılmış, hak arama özgürlüğü kullanılmış, makul bir yargılama sürecinden geçilmiş ve tatmin edici bir karar alınmıştır. Oysaki kadınların uğradığı hak ihlalleri neticesinde tüm engelleri aşarak başlattıkları yargılama süreci lehlerine sonuçlansa dahi yeterince efektif olmayan veya efektif olsa dahi uygulanmayan kararlar ortaya çıkmaktadır.

Kadınların zararını karşılayacak uygun tazminat veya koruma biçimlerinin yokluğu, ayrımcı olmayan, önleyici, vaktinde, orantılı ya da dönüştürücü çözümlere erişimi sağlamakta başarısız bir adalet sistemi, kadınların adalete erişimindeki engelleri yaratmaya devam eder. Örneğin şiddet gören kadınların aldığı koruma ya da tedbir kararlarının etkisizliği de önemli bir sorundur. Çoğu kadın, defalarca uzaklaştırma kararı almasına rağmen, partnerlerinin şiddetinden korunamamaktan şikayetçidir. Ne kadar çok koruma kararı verilirse verilsin, bu kararların etkin şekilde uygulanmaması, özellikle şiddet durumlarında iki kez mağduriyet yaratmaktadır.

Dolayısıyla adalete erişimin son halkası olarak görülebilecek kararın icrası bakımından, ilk olarak tatmin edici ve efektif kararlar verilmeli, ardından bu kararların istisnasız ve olması gerektiği gibi uygulanması sağlanmalıdır. Aksi hâlde adalete erişim hakkı bir kez daha ihlal edilmiş olur.

Sonuç

Sonuç olarak, hukuk normları getirmenin yeterli olmadığı ve toplumsal cinsiyet eşitsizliği ile birlikte kadınların toplumda yer alan dinamiklerdeki patriarkal motiften kaynaklanan durumu göz önüne alındığında, adalete erişim açısından sistematik ve kategorik bir sorunlar zinciri olduğu görülebilir. Bu nedenle az önce anlattığım ve kadınların karşılaştıkları adalete erişim engellerinin kaldırılabilmesi ve Güldünya’nın bir kez daha ölmemesi için adaletsizliği fark edebilmemiz, patriarkal zincirin kırılması ve sorunun sistematik olarak kademeli biçimde çözülmesi gerekir.

Kaynaklar

1. Martha C. Nussbaum, “Challenge of Gender Justice”, Against Injustice: New Economics of Amartya Sen, Cambridge University Press, 2009

2. Prof. Dr. Gülriz Uygur, “Toplumsal Cinsiyet ve Adalet: Hukuk Adaletsizdir”, Ankara Barosu Dergisi, 2015/4

3. Arş. Gör. Duygu Hatıpoğlu Aydın, “Kadınların Adalete Erişimi”,  Ankara Barosu Dergisi, 2015/4

4. “Legal Framework and Access to Justice”, http://www.gsdrc.org/go/topic-guides/gender/ legal-framework-and-access-to-justice#intl, E.T. 05.09.2015

5. Mary Jane Mossman, “Gender Equality, Family Law and Access to Justice,” International Journal of Law and the Family 8 (1994): 36.
6. Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü, Türkiye’de Kadın İşgücü Profili ve İstatistiklerinin Analizi, 2014, Ankara, 26.
 


[1] Bu metin, 4 Mayıs 2016 tarihinde gerçekleştirilen II. Hukuk ve Sanat Günleri kapsamında Yiğitcan Çankaya ve Aylin Yavuz tarafından sunulan “Müzik Atölyesi: Güldanya’nın Şarkısı” başlıklı sunumdur.

[2] Yiğitcan Çankaya, Atılım Üniversitesi Hukuk Fakültesi 4. sınıf öğrencisi, Hukuk ve Sanat Topluluğu Üyesi.